Türkiye’yi anlamak istiyorsan ana caddelerde yürüme…
Sokağa sap.
Sonra bir daha sap.
Sonra bir daha…
Işık azaldığında, gerçek başlar.
Dışarıdan bakınca sıradan bir bina.
Boyası dökülmüş, balkon demirleri paslanmış…
Ama mesele dışı değil.
İçi.
Üçüncü kattaki dairede bir aile yaşıyor.
Aslında aile değil…
Sıkışmış bir kader ortaklığı.
Dede emekli.
Ama emeklilik dinlenmek değil artık.
Ayakta kalmak.
Baba çalışıyor.
Ama çalışmak yetmek değil artık.
Yetmemek.
Anne…
O zaten sistemin görünmeyen kahramanı.
Hesap yapıyor.
Sessizce.
Çocuk ders çalışıyor.
Ama ders çalışmak gelecek değil artık.
Belirsizlik.
Televizyon açık.
Haberler akıyor.
Ama kimse izlemiyor.
Çünkü herkes kendi haberinin içinde.
Tencerede yemek var.
Ama bu yemek bir tarif değil…
Bir strateji.
“Bugün bunu yapalım, yarın ısıtırız.”
“Et koymayalım, idare eder.”
Bu cümleler ekonomi terimi değil…
Hayatta kalma dili.
Ve o evde herkes bunu anlıyor.
Kimse yüksek sesle söylemiyor.
Çünkü bazı gerçekler fısıltıyla yaşanır.
Bir çocuk var o evde.
Eskiden oyuncak isterdi.
Şimdi istemiyor.
Bu olgunluk değil.
Bu öğrenilmiş vazgeçiş.
Bir gün annesine şunu diyor:
“Boş ver anne…”
Bir çocuğun “boş ver” demesi…
Bir ülkenin alarmıdır.
Görünmeyen Türkiye’de insanlar şikayet etmez.
Çünkü bilirler:
Şikayet etmek çözüm değildir.
Onlar kabullenmez aslında…
Alışır.
Ve alışmak…
en tehlikeli adaptasyondur.
Kapı çalıyor.
“Biraz tuz var mı?”
Eskiden bu bir ihtiyaçtı.
Şimdi bir dayanışma.
Ama dikkat et…
Artık kimse “şeker var mı” demiyor.
Çünkü herkesin şekeri yok.
Bu ülkenin hikâyesi ekranlarda yazılmıyor.
Bu ülkenin hikâyesi mutfakta, pazarda, sessizlikte yazılıyor.
Ve en büyük trajedi şu:
Bu hayatlar normalleşti.
“Bir ülke en çok görünmeyenleri kadar gerçektir…
ve en çok unutulanları kadar eksik.”
