Son zamanlarda Başkent kulislerinde kısık sesle dillendirilen bir husus var: Erdoğan sonrası ne olacak?
AK Parti’nin başına kim geçecek? Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan AK Parti’nin başına getirilecek mi? AK Parti, Erdoğan sonrası dağılıp siyasi tarihin çöplüğüne mi gidecek?
Buna benzer onlarca soru havada uçuşurken, önüne gelen bu sorulara kendince cevaplar vermeye çalışıyor.
Tüm bu dedikodunun kaynağının daha derinlerde yattığını düşünüyorum. Özellikle ABD’de önümüzdeki aylarda çok önemli gelişmeler olacağı kanaatindeyim.
Venezuela ile başlayan politik gerginliğin nasıl bir noktaya evrileceğini kimse tahmin edemiyor. Rusya–Ukrayna savaşının gelecekteki belirsizliği ise ABD ve Avrupa başkentlerinde yoğun biçimde tartışılan bir mesele.
Sosyal medya, hayatın birçok alanını derinden etkilemeye başladı. Özellikle akıllı telefon kullanımının artmasıyla birlikte, sosyal medyanın siyasete ve son aylarda dini hayattaki tartışmalara ciddi biçimde zemin oluşturduğunu görüyoruz.
Sosyal medya platformlarında siyaset ve dini içerikli tartışmalar adeta almış başını gidiyor. Dine ve siyasete yönelik yoğun bildirimlerin azalacağına, her geçen gün artma eğilimine girmesi aklı başındaki insanları ciddi manada kaygılandırıyor.
Sosyal medyada başlayan bu tartışmaların büyümesi, yaygınlaşması ve köpürmesi hayra alamet değil. Siyaset, spor, toplumsal huzursuzluk ve dini konularda çoğu temelsiz, gerçek dışı ve yalan bildirimlerin önlenmesi şu anda mümkün görünmüyor.
Çapsız adamın olacağına kaliteli rakibin olsun der bir Japon atasözü. Japon bu sözü kullanırken hakaret etmeyi, aşağılamayı düşünmez; sadece iş ve ticaret dünyasını uyarmak istemektedir. Çapsızlık vurgusu çok önemlidir. Hayatımızın tüm kesitlerinde çapsız birçok insanı tanıdık. Bugünlerde ulusal medyanın bazı köşelerine çöreklenmiş yazar-çizer takımını ibret ve hayretle izliyorum. Bu tiplerin okumadan, araştırmadan, incelemeden, bilgi sahibi olmadan fikir öne sürmeleri trajikomik bir durumdur.
Ülkemizde son günlerde tartışılan en önemli kavramlardan biri adalettir. Aslında çoğu zaman hukuk sözüyle adalet kavramı birbirine karıştırılır.
Adalet olgusu, insanın ilk yaratılışından beri bilinen ve dillendirilen bir husustur. Toplumlar sosyal yönden geliştikçe, adaleti sağlamak adına hukuk denilen sistemi üretmişlerdir.
Adalet anlamında en kapsamlı ve doyurucu açıklamayı İslam dini yapmıştır. Bu konuda mübarek dinimiz şöyle der:
Batı Başkentlerinde üretilip başta Türkiye olmak üzere birçok ülke siyasetine ihraç edilen yeni bir strateji var. Yeni siyasi teoremin adı Karşıtlık Teorisi Batı ülkeleri kendi çıkarlarına aykırı düşünen, davranan iktidarların yerine kendilerine yakın muhalifleri ve partileri yönetime taşımak adına dolaşıma soktukları bu stratejik siyasi yöntemi kısaca şöyle aktarmak mümkündür.
Üzerinde yaşadığımız coğrafya ve dünyadaki gelişmeler, 2026 yılına gireceğimiz bugünlerde çok riskli bir dönemi önümüze koymakta.
Günümüz dünyasında devletler, ekonomiler, siyasetler, kültürler, insanlar çok daha “karşılıklı bağımlı” hale gelecekler ve dünyanın herhangi bir yerinde olan bir gelişme dünyanın her tarafını etkileyecek.
Bir yanda halen eskisi kadar olmazsa da Korona virüsün yol açtığı salgın hastalığının yavaş yavaş geçen etkileri, diğer yanda Rusya–Ukrayna arasındaki amansız savaş, diğer yanda bu savaşın neden olduğu gıda krizi, enerjiye ulaşmadaki sorunlar dünyayı tehdit etmeye devam ettiği bu zaman diliminde devletler ve yönetimler çaresizliğin girdabından çıkmak için çırpınıyor.
Ülkemiz gençliğinin büyük bir bölümüne, özellikle orta ve lise öğrenimi gören gençliğin durumuna baktıkça hüzünleniyoruz. Geleceğimizi emanet olarak üstlenecek olan bu gençlere baktıkça büyük bir karamsarlık sarıyor zihin ve gönül dünyamızı.
Eğitim ve öğretimde yapılan bir dizi yanlış ve eksik uygulamalar gelecekle alakalı endişelerimizi artırırken ağzımızın tadını kaçıyor. Gençliğin bugünkü durumuna bakıp ülkemizin geleceğini düşündükçe olumsuzlukla dolu derin girdaplara sürükleniyoruz.
Bugün yaşamın gerçekliklerinden habersiz, duygusuz ve bencil bir gençlik olgusunu gözlemliyoruz.
Bu gençler ülkemizde yaşanan terör olayları sonucunda şehit ve gazi olanlar için gözyaşı döken kendi ana babalarını anlamıyorlar, ya da anlamak istemiyorlar. Ülkemizde yaşanan toplumsal acı olaylara karşı ailesinin üzülmelerine, kederlenmesine anlam veremiyorlar ve dünyadaki bazı gelişilmeleri algılayamıyorlar.
ABD ve Rusya’daki bazı akademisyenlerin dikkat çekici bir iddiası var: 2028 yılından sonra dünyada büyük tehlikeler yaşanacak.
Peki, iki ülkenin bilim insanlarının “büyük tehlike” olarak işaret ettiği şey nedir? Tek kelimeyle cevap vermek gerekirse: Büyük çatışmalar.
2028 yılının başından itibaren Ukrayna krizi ve Kazakistan’daki olaylara bakıldığında; bu çatışma alanlarının başka coğrafyalara doğru genişleyeceği, bölgesel çatışmaların ise daha geniş çaplı savaşlara dönüşeceği öngörülmektedir.
Bu raporda yer alan bilgiler ve veriler, SESA Düşünce Oluşumu’nun izni olmadan basılamaz, alıntı yapılamaz, çoğaltılamaz ve yayınlanamaz.
SUNUŞ
ASİM – Ankara Strateji-İletişim Merkezi, internet medyası üzerinden yapılanmış bir düşünce ve analiz oluşumudur. Ülke meselelerine duyarlılık gösteren ASİM; Ankara merkezli yerel gazetesi aracılığıyla fikir, düşünce, analiz ve araştırma çalışmalarını kamuoyuyla paylaşmaktadır.
Toplumsal sorunlara ilişkin araştırmalar yürüten ASİM, elde ettiği tüm bilgi, veri ve bulguları Ankara Haber Gazetesi üzerinden kamuoyu ile buluşturmakta; aynı zamanda bu verileri devletin ilgili ve ciddi kurumlarına sunmaktadır.
Liderliğini ABD’nin yaptığı Küresel Sistemin oluşum biçimine bakalım. Küresel Sistem, küresel kurumlar ve ortaklıklar altyapısı inşa edilerek hayata geçirildi. Sonrasında ABD, inşa ettiği bu sisteme liberal düzen elbisesi giydirdi.
Küreselciler kendi sistemlerini yaygınlaştırmak için dünya insanlığının önüne bir kılıf koydular. Şunu söylediler: “Uluslararasıcılık sınırları yıkıp dünyayı küreselleştirme projesi değildir; sistemimiz millî refah arayışında ekonomi ve güvenlik alanlarında birbirine bağlılık hâlinin giderek artan karmaşıklıklarını yönetmekle ilgilidir.”
Aslında bu sadece bir aldatmacaydı. Bilim, teknoloji ve sanayiciliğin harekete geçirdiği; derinden, bütün dünyayı saran dönüşümler veya modern toplumları giderek karmaşıklaşan ve birbirine bağlı hâle gelen bir dünya sistemini yönetmek isteyen Küresel Anlayış, kendine taban sağlamak istiyordu.
İçinde yaşadığımız bu asırda birçok sorun insanlığın geleceğini tehlikelere sürüklüyor. İklim değişikliği, salgın hastalıklar, mali krizler, başarısız devletler, nükleer yayılma ve yapay zekâ devriminin tehditleri gezegenimizin geleceğini bilinemez ve öngörülemez bir uçuruma doğru sürüklüyor.
Bir dönem “Türkiye bir tarım ülkesidir” söylemi vardı. Bu kavrama uzun yıllar inandık ama gerçek bu değil. Evet, Türkiye’nin toprağı büyük; ancak sahip olduğumuz toprağın sadece yüzde 28’i tarıma elverişli. Tarım alanı büyüklüğünde ülkeler arası sıralamada 14’üncü sıradayız. Tarım alanının büyüklüğü önemli olsa da daha da önemlisi, o ülkede tarım alanının kaç kişiyi beslediğidir. Nüfus artınca kişi başına düşen tarım alanı küçülüyor ve bizde kişi başına yalnızca 3 dekar tarım alanı düşüyor. Ülkeler arası kişi başına tarım alanı sıralamasında 40’ıncı sıradayız.
Toplumların ve bireylerin hayatlarının belli dönemlerinde KRİZ diye tanımlanan travmalar meydana gelir. Siyaset dünyasında İş sektöründe, aile hayatında KRİZ DÖNEMLERİ vardır. Kriz sözcüğü her ne kadar korkutucu, ürkütücü bir sözcük olsa dahi bu kelimenin içinde YENİ BİR FIRSAT, ÇIKIŞ,UMUT barınır. KRİZLER sabır ve sebatla karşılandığında toplumların ve bireylerin önüne yeni UFUKLAR, İLİŞKİLER gelir. Kriz dönemini ağır bir hale sokan TIKANIKLIKLAR, ÇIKIŞ YOLLARININ ÖNÜNE ÇIKAN BARİYERLERDİR. Kriz döneminin ağır şartları altında kalan kişi, toplum veya kurumlar bu süreci aşacak fiziksel ve ruhsal güce sahip değilse oluşan KRİZ KOŞULLARI EZİCİ OLUR. Kriz dönemine soğukkanlı, sağduyulu, akılcı bir mantıkla baktığınızda karşınıza ve zihin dünyanıza hiç ummadığınız imkanlar, fikirler yağmur gibi yağmaya başlar. Kutsal kitabımız KURAN’ da CENABI ALLAHIN ‘ŞER BİLDİKLERİNİZDE BİR HAYIR VARDIR’ UYARISI BASİT MANADA KRİZ DÖNEMLERİNİN ASLINDA BÜYÜK BİR ÇIKIŞ OLDUĞU HUSUSUNA İŞARET ETMEKTEDİR. KRİZ DÖNEMLERİ ATLATILDIĞINDA İSTER TOPLUMSAL, İSTER BİREYSEL OLSUN YENİ BİR DÖNEME GİRİŞ YAPILIR. Adeta dünya yeniden kurulur.Ekonomik çöküşlerin toplumda yarattığı krizde de bu kural değişmez. KRİZLERİN GENEL DİNAMİĞİ BUDUR ve tarihsel dönemlere baktığımızda bu kuralın saat gibi çalıştığını görürüz. Örneklerle olayların sonucuna bakalım; HER kriz dönemi, bireylere olduğu kadar toplumlara da yeniyi, daha güzeli kurma yollarını açar. Krize girildiğinde yeni ilişkiler kurma, yeni iş alanları bulma imkânları açılır. Siyasette de durum böyledir. Siz, birçok kanalın tıkandığını, artık çıkış yolunun kalmadığını ve bu defa siyasi krizin atlatılamayacağını düşündüğünüzde, hiç ummadığınız bir yerden öyle bir yol açılır ki bir de bakmışsınız dünyayı yeniden kurmaya başlamışsınız. Ekonomik krizlerin toplumlara yarattığı kriz de böyledir. Her kriz dönemi toplumlara yeniyi daha güzeli kurma imkânını da getirir. Bu, krizlerin genel dinamiğidir ve tarih de bunu böyle söyler. İmkânlar gelir ama hiçbir şey de otomatik değildir, asıl önemlisi bireylerin o imkânları görüp göremeyecekleri ve ne yapacaklarıyla belirlenir. Tarihte belirli bir determinizm vardır, ama bu hiçbir zaman hür iradeyi ortadan kaldıran bir determinizm değildir. Örneğin 2000’li yılların başında yaşadığımız krizli dönem bizlere bu fırsatı verdi ve Türkiye bugün dünyada az bulunur ölçüde sağlam bir bankacılık ve finansman sisteminin temellerini o dönemde attı. Çünkü o krizde sistemin o yönündeki zayıflıklar bizi az daha çökertecekti; bir daha olmasın diye alınan tedbirler bizi bugünlere getirdi, yani o krizin bize verdiği fırsatları iyi kullandık. Global ekonomik kriz dönemleri de ülkelere, özellikle bizim gibi bağımlı ekonomilere yeniyi kurma fırsatı verir. Çünkü o tür dönemlerde merkez ülkelerde yaşanan krizler nedeniyle çevre ülkeler merkez ile bağlantılarının bir süre koptuğunu görürler ve bu kopuş onlara yeniyi kurma imkânlarını verir. Bunun en net örneği Cumhuriyet’imizin ilk yıllarında yaşananlardı. O yıllarda kendisine sıfırdan bir ekonomi oluşturmaya girişen Türkiye, 1930 ile 1939 yılları arasında neredeyse bir mucizeyi gerçekleştirdi. Ekonomide çok büyük büyüme oranları tutturuldu. Ağır endüstriler kuruldu. Altyapılar oluşturuldu, sanayinin temeli atıldı. Ekonomik dengeler oluşturulup düzgün tutuldu. Bu bir mucizeydi, çünkü o yıllarda dünya ekonomisi ağır bir bunalım dönemindeydi. 1930 yılında başlayan büyük kriz global ekonominin akışlarını tamamen durdurmuştu. “Türkiye buna rağmen başardı” deniliyor, ama bence bu sayede başardı. Çünkü o dönemde dışa tamamen bağımlı olan ekonomimizde dış bağlantılar merkezdeki kriz nedeniyle kopmuştu ve bizler mecburen o dış bağlantılar olmadan kendimize ekonomi oluşturmak zorunda kaldık. Atatürk’ün kararlılığı ve gerçekleri görmesi sayesinde bu başarıldı. Bugün global ekonominin gerçek merkezi olan ABD’de bir kriz yok ve bizim yeni krizimiz dolara bağlantılı, yani kendimizi dış bağlantılara kapatıp iş yapmaya çalışmanın ne anlamı ne de koşulları var. Ama başka bir şey gayet tabii ki yapabiliriz. Amerika gobal ekonomide doların olumsuz etkileri nedeniyle kendisine yeni ilişkiler, bağlantılar tanımlama arayışında. Bizler de dış bağlantılarımıza yeni içerikler vermek için arayışlar başlatabiliriz. Artık hiçbir ekonomi kendisini dışarıya tamamen kapatamayacağına göre 1930 koşullarını yeniden canlandıramayız gayet tabii ki ama var olan bağlantılarımıza eklemlenme biçimlerimize yeni tanımlar getirebiliriz. Örneğin üretime ağırlık veren politikalar ile global ekonomi içindeki yerimizi tekrardan tanımlayabiliriz. Bunun için sadece bir siyasi irade gerekiyor, bunun dışında bütün şartlar zaten var.