Ulus pazarının sabahı her zamanki gibiydi; kalabalık, gürültülü ve aceleci…
Fatma teyze ise her zaman olduğu gibi en erken gelenlerden biriydi. Elinde yılların yıprattığı siyah bir çanta… Ama o çanta artık sadece bir eşya değil, onun hayatıydı.
O çantanın içinde bir zamanlar üç çocuğun defterleri, süt parası, ekmek parası vardı. Eşi öldüğünde Fatma teyze 38 yaşındaydı ve hayat bir anda “tek kişilik bir mücadeleye” dönüşmüştü.
Yıllar geçti…
Çocuklar büyüdü. Biri İstanbul’a, biri yurtdışına, en küçüğü de Ankara’da kendi hayatına gitti.
Ama Fatma teyze gitmedi. O hep aynı kaldı. Çünkü onun için pazar sadece alışveriş değil, insan sesini duymak için bir bahaneydi.
Bir gün pazarda başı döndü. Yere düştü. Kimse önce anlamadı… sonra kalabalık dağıldı.
Hastaneye götürdüler.
Çocukları yıllar sonra aynı odada toplandı. Sessizlik ağırdı.
Fatma teyze gözlerini açtığında ilk söylediği şey şuydu:
“Ben iyiyim… ama siz birbirinizi ihmal etmeyin.”
O an odada kimse konuşamadı.
Ve o siyah çanta ilk kez onun elinden düştü… ama sanki ilk kez yük hafifledi.
SON SÖZ
Ankara büyük bir şehir değil sadece…
• Bir çantada taşınan geçmiş
• Bir kafede bekleyen umut
• Bir otobüste sessizce geçen hayat
Ve en önemlisi:
Kimsenin tam olarak fark edilmediği ama herkesin bir hikâyesi olduğu bir şehir.
