Nerede O Eski Ankara? Gri Şehrin Rengârenk Hafızası
Bugünlerde Ankara sokaklarında yürürken, kulaklarımızdaki kulaklıklardan sızan dijital seslerin arasından geçmişin sesini duymaya çalışıyorum. Şimdilerde herkesin "gri şehir", "memur kenti" deyip geçtiği bu başkentin kaldırımlarında, bir zamanlar Türkiye’nin en sıcak, en samimi hikayeleri yazılırdı.
Hani o her yaştan insanın içini sızlatan, "Nerede o eski Ankara?" sorusu var ya... İşte o soru, aslında kaybolan bir şehirden ziyade, kaybolan o muazzam mahalle kültürümüze ve insanlığımıza yakılan bir ağıttır.
Devletin Ciddiyeti ile Mahallenin Sıcaklığı Arasındaki O İnce Çizgi
Eski Ankara, sabahtan akşama kadar iki farklı kıyafet giyen bir şehir gibiydi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Kızılay, Ulus, Bakanlıklar hattında keskin bir ütü kokusu, takım elbiseler, döpiyesler ve siyah deri çantalar boy gösterirdi. Devletin o vakur, ciddi ve disiplinli "Devlet Aklı", caddelerde yürüyen memurların adımlarında hissedilirdi. Otobüs kuyruklarında çıt çıkmaz, herkes birbirine "Beyefendi" ve "Hanımefendi" diye hitap ederdi.
Ama saat beşi vurup da o mesai bittiğinde, o gri pardösüler evlerin vestiyerlerine asıldığında Ankara’nın asıl rengi ortaya çıkardı.
Aydınlıkevler’in, Bahçelievler’in, Cebeci’sinden Seyranbağları’na kadar uzanan o dik yokuşlu mahallelerin sokaklarına hayat dolardı. Bakanlıkta koskoca bir genel müdür olan Ahmet Bey, mahallede bakkal çırağı Ali’nin "Ahmet Amca"sı olur; akşam ezanından önce evine yetişmeye çalışan çocukların topuna basıp geçen daire başkanı Mehmet Bey, az sonra kahvehanede mahalleliyle memleket kurtarma sevdasına düşerdi. Bürokrasi sertti ama mahalle o sertliği unutturacak kadar yumuşak ve şefkatliydi.
Kuğulu Park’ın Çay Kokusu, Gençlik Parkı’nın Gazozları
Şimdiki gibi devasa alışveriş merkezleri, ruhsuz plazalar yoktu o zamanlar. Ankara’da nefes almak, sosyalleşmek bir ritüeldi.
Hafta sonu demek, Gençlik Parkı’nın o devasa havuzunun kenarında, tahta sandalyelerde oturup gazoz içmek demekti. Ailece gidilen o çay bahçelerinde sahne alan sanatçıların afişleri günlerce konuşulur, dönme dolaptan Ankara’ya bakarken hissedilen o saf neşe haftalarca unutulmazdı.
Biraz daha yukarı tırmandığınızda, Kuğulu Park’ın simit kokan havası karşılardı sizi. Tunalı Hilmi Caddesi’nde yürümek bir prestijdi. Gençlerin birbirine çekingen bakışlar fırlattığı, ilk aşkların mektuplarla filizlendiği, pastanelerinde oturup bir porsiyon yaş pastayı paylaşmanın dünyanın en büyük mutluluğu sayıldığı yıllardı. Ankara’da lüks, parayla değil; görgüyle ve zarafetle ölçülürdü.
En çok neyi özledik biliyor musunuz? O bitmek bilmeyen, çat kapı gidilen ev oturmalarını...
Ankara ayazı dışarıda camları titretirken, içeride döküm sobaların üzerinde güğümler fıkırdar, mandalina kabuklarının kokusu odayı sarardı. Komşunun çocuğu sizindi, sizin çocuğunuz komşunundu. Evde ne pişerse kokusu gitti diye hemen bir tabak yan komşuya uzatılırdı. Akşamları TRT’de tek kanal izlenirken, mahallece aynı şeye güler, aynı şeye hüzünlenirdik. Ortak bir kaderi, ortak bir coğrafyada, büyük bir rıza ve sevgiyle paylaşırdık.
O günlerin çocukları, sokakta dizlerini kanatarak büyüdü. Akşam ezanı okunduğunda annelerin pencerelerden "Haydi eve, baban gelecek!" diye seslenişi, hayatın en güvenli limanıydı. O sokaklarda kaybolma korkusu yoktu; çünkü mahallenin her bir büyüğü, her bir bakkalı, her bir bekçisi o çocukların koruyucu kalkanıydı.
Son Söz: Ankara Gri Değil, Bizim İçimizdeki Renkti
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o eski Ankara’nın aslında binalardan ibaret olmadığını anlıyoruz. O eski Ankara; samimiyetti, birbirinin gözünün içine güvenle bakabilmekti, ceketlerin düğmesini saygıyla iliklemekti.
Evet, Ankara belki yine ayaz, belki binalar daha yüksek, yollar daha kalabalık. Ama o eski mahalle kültürünün kokusu, o bürokrasinin asil duruşu ve o çocukluk saflığımız hala bu şehrin topraklarında, bir yerlerde gizli.
Biz ne zaman geçmişi yâd etsek, ne zaman o eski günlerin şarkılarını mırıldansak, Ankara o gri pelerinini sıyırıp en sıcak, en samimi renkleriyle yeniden doğuyor içimizde. Çünkü Ankara, sadece bir şehir değil; bizim en güzel gençliğimiz, en kırılgan ve en asil hatıramızdır.
